SİYASETİN MÜCAVİR ALANI OLARAK FUTBOL (3-1) / Levent Turhan Gümüş 

  • Paylaş:
post-title

Levent Turhan Gümüş 

FUTBOL HEP FUTBOLDAN FAZLASIYDI: 

SİYASETİN MÜCAVİR ALANI OLARAK FUTBOL (3-1)

Her şey sınıfsaldır ve futbol da içinde olmak üzere her şey siyasetle ilgilidir.

Bir zamanlar eski tarlalardan bozma toprak sahalarda top koşturan futbolcuları desteklemek için taştan tribünleri dolduran taraftar profilinin değişmesi de, semt çocuklarının yerine transfer edilen topçuların gelmesi de ve bütün bu değişime büyük bir hızla ayak uyduran kulüp yönetimlerinin kapitalist işleyişe ayarlı bir şirkete dönüşmesi de siyasetin konusudur.

Eski semt ve şehir takımlarının birer birer tasfiye olmasını kapitalizmin gelişiminden ve dolayısıyla siyasetten ayrı düşünmek mümkün değildir.

Futbol çoğu zaman bizzat iktidarın kendisini gösteren ve iktidar tarafından gösterilmek istenen her neyse onu gösteren bir oyun olmuştur. Özellikle bazı dönemlerde, iktidarı temsil eden zihniyetin maksimum yararı neyi gerektiriyorsa renklerin dizilimi de ona göre hiza almıştır. El değiştiren iktidarlarla birlikte futbol sahnesinin ön tarafında yer alan takımlar ve kulüp patronları da değişmiştir.

Bazı kulüplerin zamanın ve siyasetin yıpratıcı etkisine rağmen hala sahne alabilmelerini köklü bir geçmişe sahip olmalarından ziyade uyum yeteneklerinde aramak gerekir. Üç büyükler semt takımları olmaktan hep fazlasını temsil etmiştir örneğin. Bunda Cumhuriyet tarihi boyunca İstanbul’un iktisadi hayatın merkezinde olması ve bu kulüplerin iktidarla kurmuş oldukları ilişkinin önemli rolü vardır.

Futbolda profesyonelleşmeyle birlikte Beykoz, Sarıyer, Beylerbeyi gibi İstanbul’un köklü kulüpleri ana sahnenin dışına düşmüş, benzer bir yazgıyı memleketin değişik bölgelerinde kurulmuş kamu iktisadi teşekkülleri ve askeri kurum kökenli kulüpler de paylaşmıştır. Şekerspor, Harbiye, Muhafızgücü gibi takımlar kapitalist ilişkilerin büyük kentlerde ve sonrasında Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde gelişmesine bağlı olarak birincil arenadaki görünürlük vasıflarını kaybetmiştir.

Futbol Her Dönem İktidarların Vazgeçilmez Aparatıydı

Birkaç yıl önce, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018-2019 futbol sezonu devam ederken katıldığı bir televizyon programında, İstanbul B. Ş. Belediyespor’dan devşirme Başakşehir Futbol Kulübü’nü kast ederek “Başakşehir’i ben kurdum... Şu an şampiyon oluyor... Binlerin izlediği takımlar da şampiyon olabiliyormuş demek ki...” demiş ve şaşkınlıkla karşılanan bu ifadesi futbol kamuoyunda tartışmalara yol açmıştı. Şaşılacak bir şey yoktu oysa. Erdoğan, kendine özgü üslubuyla, “mühür kimdeyse Süleyman odur” diyerek iktidar, güç ve futbol ilişkisinde aslında herkesin bildiği malumu birkaç cümleyle açık etmişti. (1)

Görünürde tuhaf olan aslında söylediği değil Erdoğan’ın yaptığıydı; CHP’yi itham ettiği tek parti uygulamalarının benzerini pratikte kendisinin de uygulamasıydı.

Erdoğan ve AKP, son on yıldır tek parti dönemi CHP’sinin izlediği politikaya benzer bir politika izliyor. Toplumun en küçük hücresine kadar kontrol edilerek yeniden şekillendirilmesini öngören 1923-1945 parti devleti uygulamalarına benzer uygulamalar  hemen her alanda karşımıza çıkabiliyor.

Olup biteni anlamlandırabilmek için geriye, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına bakmak, hafıza tazelemek gerekiyor.

1920’li Yıllar : “On Yılda On Beş Milyon Genç Yarattık Her Yaştan”

Cumhuriyetin yönetici kadroları, değişik aşamalardan geçen kuruluş yılları boyunca parti devleti rejiminin gereksindiği bütün uygulamaları katıksız bir biçimde hayata geçirmişti. Eğitimden sanat ve kültüre, spordan sağlığa kadar hemen her şey siyasetin mücavir alanı içinde tanımlanmış, rejimin gereksinimi ne ise ona uygun oluşumlar yapılandırılmıştı.

1923’den 1945’e kadar olan süreçte, sportif faaliyetler de başkaca faaliyetler gibi “ulus devlet” anlayışını besleyen bir içerikte, onu fikren ve bedenen savunabilecek bireyler yaratma ihtiyacına göre düzenlenmişti. Varsayılan ideolojik kodların dışına çıkan hiçbir oluşumun yaşama şansı yoktu. Mevcut nizâma aykırı davranan her bir oluşumun kapatıldığı ya da dönüştürülerek sisteme yedeklendiği bir işleyiş söz konusuydu.

Kemalist yöneticilerin sportif faaliyetlerden beklentisi, tam da 10. Yıl Marşı’nda ifade edildiği gibiydi. Her an zinde, idmanlı, “millet-i müsellaha” (asker millet) tanımının içine yerleşmiş bir “yurttaş” beklentisiydi bu.

Goltz Paşa’dan devralınan bu özgün militarist tanımlama önce İttihatçılar, sonrasında Kemalist iktidar tarafından kullanılmış, sadece beden eğitimi terbiyesinde değil, her ihtiyaç duyulduğunda, “vatan tehlikede” işaretiyle devreye sokulmuştur. (2)

Futbol, rejimin toplumsallık tanımını tamamlayan yurttaşlık olgusuyla çeliştiği, daha bireysel, daha eğlence odaklı bir oyun olarak görüldüğünden başlangıçta çok rağbet görmemişti. Ancak kurucu irade, ortaya çıkan yapıları en başından itibaren kontrol etmekten de geri durmadı. Osmanlı’dan kalan birçok kurumu tasfiye ederken bazı kurumları da yeni sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenledi.

Osmanlı’dan devralınan yapılardan biri de Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’ydı. Yerine İstanbul, Ankara ve İzmir bölgesi liglerinde mücadele eden kulüpleri bir araya getiren Futbol Heyet-i Müttehidesi (Futbol Birleşik Kurulu) oluşturuldu. Bu liglerde Osmanlı döneminde faaliyet yürütmüş Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Beylerbeyi, Altay gibi kulüplerin yanı sıra Cumhuriyet’in hemen öncesi ve sonrasında kurulmuş kulüpler de vardı. Bu kulüplerin tamamına yakınının ortak özelliği yeni rejimin ideolojik renkleriyle donanmış olmalarıydı. (3)

Ankara Ligi, İstanbul ve İzmir ligleriyle ortak özelliklere sahip olmakla birlikte kulüplerin yapısı açısından iktidar aygıtına daha yakın bir ligdi. 1922’de başlayan Ankara Ligi’nin ilk şampiyonu Talimgâh olurken 1923’de Harbiye İdman Yurdu, 1924’te daha sonra Ankaragücü’ne dönüşecek olan Anadolu San’atkârangücü, 1925’deyse Muhafızgücü şampiyonluk ipini göğüsledi. Daha sonraki yıllarda da Ankara Ligi şampiyonluğunu kimseye kaptırmayan Muhafızgücü, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulmuş bir takımdı.

Gerek kulüplerin kendilerine seçtikleri isimler gerek ilk on yılın hem lig hem Türkiye şampiyonları rejimin karakteriyle, Ankara’nın siyasi ve askeri bir merkez durumunda olmasıyla uyumlu bir görüntü sergiler. 1924 yılında gerçekleşen ilk Türkiye Şampiyonası’nın birincisi Harbiye, ikincisi Bahriye’dir. İki yıl aradan sonra 1927 yılında yapılabilen turnuvada şampiyonluk el değiştirmiş olsa da sonuçta bir başka “asker takım”, Ankara Ligi birincisi Muhafızgücü, Türkiye şampiyonu olur. Sonraki yıllarda iktisadi büyümenin merkezi olarak İstanbul ve İzmir’in öne çıktığı, giderek bu illerin takımlarının sahne aldığı görülür. 1930’lu yılların başlarında İstanbul takımları (İstanbulspor, Fenerbahçe ve Beşiktaş) art arda şampiyon olurken İzmir takımları (Altınordu, İzmirspor ve Altay) ikinciliği paylaşır. (4)

1930’lı Yıllar: Millî İktisat, Millî Kalkınma ve Millî Küme

1930’ların ikinci yarısından itibaren uygulamaya sokulan “devletçilik”in  iktisadi ve sosyal alanda olduğu gibi sportif alanda da yansımaları olacaktır.

“Milli Küme”; Milli iktisat, milli kalkınma hamlesi gibi ideolojik vurgu ve tercihlerin futboldaki karşılığı olarak tezahür eder. Futbol karşılaşmaları “Milli Küme” başlığı altında toplanırken Türk Spor Kurumu lağvedilerek tüm spor faaliyetleri Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne bağlanır. Alınan karar yakınlaşan savaş koşullarını her an idmanlı, topyekûn savaşa hazır bir toplum olarak karşılayabilme yaklaşımıyla ilgilidir. Goltz Paşa, adı zikredilmese de iktidar pratikleri üzerindeki etkisini sürdürmektedir.

Yukarıda, sportif alanın en tepesinde rejimin tasarrufları doğrultusunda bu düzenlemeler yapılırken sahadaki hercümerç de kendi kara düzeni içinde devam etmektedir. Galatasaray takımından ayrılan bir grubun kurduğu, ismi Atatürk tarafından konulan ve vefatından hemen sonra feshedilerek kapatılan Güneşspor aynı yıl (1938) hem İstanbul hem de Millî Küme şampiyonluğunu kazanır. Yine aynı yıl, bir TCDD kuruluşu olan Ankara Demirspor Ankara Ligi şampiyonu olurken devam sezonlarında yerel ligi domine ederek 1947 yılında da Türkiye şampiyonluğunu kazanır.

Ankara Demirspor’un şampiyonluğu, ulaşım sorununu demiryolu üzerinden çözmeyi hedefleyen devlet politikasının doğal bir sonucudur aslında. TCDD bünyesindeki spor kuruluşlarına zaman içinde Eskişehir, Adana ve İzmir Demirspor takımları eklenir. Gıda sanayi ve enerji ihtiyacının karşılanması için kurulan büyük fabrikalarda sportif faaliyetlerin zorunlu tutulması, işçi sınıfı temelli takımlara yenilerinin eklenmesinin yolunu açar. Türkiye Şeker Fabrikaları bünyesinde kurulan Şekerspor’u demir çelik ve kömür sektöründeki diğer kulüpler izler. Üst seviyedeki liglerde yer alamayan takımlar için fabrikalar arası lig organize edilir. Tesis sorununun fabrika bünyesinde çözülmesiyle birlikte futbol, sıradan vatandaş açısından da oynanabilir bir oyun düzeyine yükselir.

(Devam edecek...)

 

Dipnot

(1) Erdoğan, 18 Mart 2019 tarihinde katıldığı bir televizyon programında bu sözleri sarf etmiş Başakşehir puan farkını açmış ve lider durumdaydı. Son haftalara girilirken puan farkı kapandı. Ligin bitmesine iki hafta kala Galatasaray’a yenilerek şampiyonluk rüyasına veda etti. 2018-19 sezonunun şampiyonu Galatasaray oldu.

(2) Goltz Paşa: Mareşal von der Goltz. Abdülhamit döneminde, orduyu modernleştirme kapsamında çağrılan Alman heyetinde yer alan askerlerdendir. 1910’lu yıllarda Mareşal rütbesiyle Osmanlı ordusunda Kurmay Başkan Yardımcısı olarak da görev yapan Goltz’un en ünlü çalışması, 1885 tarihli, Türkçeye “Millet-i Müsellaha” olarak çevrilen eseridir. Silahlanmış, silahlandırılmış millet anlamına gelen millet-i müsellaha, kurucu irade ideolojisine ordu-millet, ordulaşmış millet olarak tercüme edilmiş; özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında - topyekûn savaşa hazır olma adına, Goltz’un profesyonel ordunun vatandaş askerlerle (citizen soldier) desteklenmesi fikri, ilham verici bir işlev görmüştü.

(3) İzmir Ligi takımlarından örneğin Altınordu, tarihteki Türk imparatorluklarından birinin adını tercih ederek köklere göndermede bulunurken Ülküspor “Türk ülküsüne” sahip çıkıyor, Menemen İdman Ocağı ve Buca İdman Yurdu ise seçtikleri isimle Atatürk’ün “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözlerini göndere çekiyordu.

(4) Rejimin ihtiyaçları ve sportif başarı arasındaki ilişki bir kez daha tecelli bulacak ve Harbiye, uzun bir aradan sonra, 1938 ile 1945 arasındaki olağanüstü dönemde, Harp Okulu’na dönüşmüş haliyle, 1942 ve 1945’de Türkiye Futbol Şampiyonası birincisi, 1944’de ise ikincisi olacaktı.

 

 

 

Resimler
E-Bülten

Bültenimize abone olun ve en yeni güncellemelerimizi doğrudan gelen kutunuza alın.

Yorum Bırakın